...VE SAÇMALIK OLARAK KALACAK BİR TEORİ

İnsanlar inanılması imkansız şeylere bazen gözleri kapalı, körü körüne inanabilirler. Gerçekten de bazen en aklı başında, mantıklı ve zeki gördüğünüz bir insan dahi, dünyanın en mantıksız, en akıl almaz fikrine kapılıp gidebilir. Hatta öyle bir hale gelebilir ki, bütün delilleri karşısına koysanız, en açık gerçekleri dahi göremeyecek hale gelir. Bunun en açık ve en keskin örneklerine, şu ünlü evrim teorisine inanan bazı bilim adamlarında rastlamak mümkün.

Bu kişilerin ünvanları "bilim adamı" olmasına rağmen evrim teorisine inanabilmeleri, onların inandırıcılıklarını, objektif araştırmacı yönlerini, bilimsel delillere olan bağlılıklarını ve dürüstlüklerini gölgeliyor, hatta şiddetle karartıyor. Çünkü onlar inanılması imkansız, aklın, mantığın kesinlikle kabul edemeyeceği, nitekim 21. yüzyılda ulaşılan bilimsel seviye ile kesinlikle reddedilen bir varsayımı tek gerçek olarak kabul ediyorlar.

Charles Darwin evrim teorisini ortaya attığı ünlü Türlerin Kökeni kitabını yazdığında amacı hayatın kökenine bir açıklama getirmekti, daha doğrusu bu iddia ile ortaya çıktı. Ne var ki, Türlerin Kökeni'ni okuyanlar, hayatın ilk olarak nasıl başladığı sorusuna bir cevap bulamadılar, hatta Darwin bu konuya değinmemişti bile. Bunun en önemli nedeni, bir Yaratıcı'nın varlığını inkar eden Darwin'in bu soruya vereceği bir cevabının bulunmayışı idi.

Darwin'in bu konuya cevap veremeyişinin bir diğer nedeni ise yaşadığı dönemin az gelişmiş bilim ve teknoloji seviyesi idi. 1800'lü yıllarda ne hücrenin muazzam yapısından, ne hücre çekirdeğinde yeralan dünyanın en büyük bilgi bankasının varlığından haberleri bile yoktu. Dolayısıyla bunların nasıl oluştuklarını açıklama gereği duyamazlardı. Hayatın "protoplazma" adı verilen basit bir madde ile başladığını düşünüyorlardı. Protoplazma ise karbondioksit, oksijen ve nitrojen gibi basit kimyasalların tekrar tekrar birleşmeleri ile tesadüfen oluşmuştu. Hatta dönemin bilim adamlarından Ernst Haeckel ve Julian Huxley'e göre, sodyum kloride eklenerek nasıl doğal olarak tuz elde ediliyorsa, pekala bir kaç kimyasal bileşerek canlı bir hücreyi oluşturabilirdi.

Günümüzde sıradan meraklı bir okuyucunun veya bir ortaokul öğrencisinin sahip olduğu bilgilerle 1800'lü yılların "bilimsel çabalarına" baktığımızda, son derece cahilce ve ilkel mantıkların yer aldığını görüyoruz. Charles Darwin hem bu az gelişmiş bilimsel bilgiler hem de kendisinin hiçbir eğitimi olmaması nedeniyle, teorisini şekillendirirken, birçok inanılması imkansız iddiayı gözardı edebilmişti. Söz konusu koşullar gözönünde bulundurulduğunda Darwin'in büyük yanılgısı mazur görülebilir belki. Peki ama, ya günümüzün "gözü kara" bilim adamları?

Günümüzde, ortaokul bilgisine sahip bir çocuğun dahi kabul edip inanamayacağı iddialara, bazı bilim adamları körü körüne inanabilmektedirler.

En basitinden, evrimcilerin ilk canlı hücresinin tesadüfler sonucunda bazı cansız maddelerin bir araya gelmeleri ile oluştuğu iddiasına olan inançlarını ele alalım. Evrim teorisine göre, ilkel dünyada, canlılık için gereken cansız maddeler, (karbon, fosfor vs), yüzbinlerce madde arasından birbirlerini bulmuşlar, sonra kendi aralarında kusursuz bir organizasyon sağlayarak ilk canlı hücresini oluşturmuşlardır. 1800'lü yılların köhne laboratuarlarında hücreyi basit bir leke zannedenler için bu belki inanılabilir bir iddiadır. Ancak bugün hücrenin basit bir leke olmadığı, hatta New York şehrinden çok daha kompleks bir yapılanmaya sahip olduğu bilinmektedir. Michael Denton isimli, ünlü moleküler biyolog, Evrim: Kriz İçinde Bir Teori isimli kitabında hücrenin karmaşık ve muazzam yapısını şöyle tarif emiştir:

"Hayatın moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan gerçekliğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık bir milyon kez büyütmemiz gerekir, ta ki çapı 20 km.ye varsın. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Bu durumda karşımızda benzersiz derecede kompleks bir sistem ve kusursuz bir tasarım olduğunu görürüz. Hücrenin yakınına gelir de onu incelersek, üzerindeki milyonlarca küçük kapıyla karşılaşırız. Aynen bir uzay gemisinde olabilecek otomatik kapılar gibi, bu kapılar sürekli olarak açılıp-kapanarak hücrenin içine ya da dışına yapılan madde akışını kontrol ederler. Eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle karşılaşırız. Her türlü insan yapımı ürünün çok üstünde olan bu teknoloji, bizim yaratıcı zekamızı fazlasıyla aşar. Bu sistem, "tesadüf" kavramının her anlamda tam bir antitezini oluşturmaktadır. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, s. 242)

 

C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\EVRİM\evrim3.jpg

New York şehri kadar dev ve karmaşık bir yapının 1 milyon kez daha küçük bir mekana sığdırılması, kuşkusuz büyük bir mucizedir ve aklı selim sahibi hiç kimse böylesine muazzam bir yapının rastlantılar sonucunda oluştuğunu iddia edemez. Bazı objektif davranan bilim adamları bu imkansızlığı, yani hücrenin rastlantılar sonucunda kendi kendine oluştuğu iddiasının imkansızlığını bazı benzetmelerle anlatırlar. Sözgelimi, bunu bir bilgisayarın veya bir otomobilin tesadüfen bazı maddelerin bir araya gelmesi ve en uygun yerlere en uygun miktarlarda yerleşmelerini iddia etmekle aynı derecede saçma olduğunu vurgularlar.

Dünyaca ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Fred Hoyle ise evrimci olmasına rağmen bu imkansızlığı çarpıcı bir örnekle anlatır. Hoyle'un tanımlamasına göre hücrenin rastlantılar sonucunda oluşması "bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması" kadar imkansızdır. (Fred Hoyle, Nature, 12 Kasım 1981)

Bir hücrenin varolabilmesi için çok büyük bir bilgi, son derece usta bir tasarım, büyük ve yüce bir akıl ve bilinç gereklidir. Bugün 21. yüzyılda sahip olunan bilgi ve teknoloji birikimi ile, zeki ve tecrübeli, bilinçli bilim adamları bir araya gelerek, rastlantılara yer vermeden, istenmeyen durumları eleyerek çalışabildikleri halde, en basit bir bakteri hücresini dahi cansız maddeleri sentezleyerek üretememişlerdir. Tüm bu elverişli koşullara rağmen üretilemeyen hücre, acaba son derece elverişsiz ve sadece tesadüflerden medet umulan bir ortamda nasıl olup da oluşmuştur?

Elbetteki bu imkansızdır. Ancak bu imkansızlığı orta seviyede bir bilgiye sahip insanlar dahi kolaylıkla görebilirlerken, bazı bilim adamlarının ısrarla görememeleri, çok çarpıcıdır. Çarpıcı olduğu kadar da, evrim teorisinin perde arkasındaki karanlığını vurgulamaktadır. Evrim teorisi, sadece hücrenin oluşumunu açıklama konusunda değil, her iddiasında büyük bir acizlik içindedir ve adeta çıkmaz sokak gibi her konuda tıkanıp kalmıştır. Yüce Yaratan'ın varlığını inkar etmek için bilimle, akıl ve mantıkla ters düşenler, yakın bir gelecekte tüm insanlık önünde çok küçük duruma düşeceklerdir. En büyük ayıpları ise kendilerini Yaratanı inkar etmek uğruna apaçık gerçeklere kulaklarını, gözlerini ve vicdanlarını kapatıyor olmalarıdır.

HALK EVRİM TEORİSİ KONUSUNDA BİLİNÇLENMİŞTİR

Tamamen hayal gücü ve varsayımlar üzerine kurulu olan evrim teorisinin gerçek yüzü halk tarafından gayet iyi bilinmektedir. Darwin’in, teorisini ortaya attığı ilk günden beri başvurulan propaganda yöntemleri, bugün artık tıpkı Darwin’in teorisi gibi köhneleşmiş, çağdışı kalmıştır. İletişim teknolojisinde yaşanan gelişmeler, bilginin artık herkes tarafından kolayca ulaşılabilen bir değer haline gelmesini sağlamıştır. Ve bu gelişim evrimcilerin, halkın bilimsel konulardaki bilgisizliğinden faydalanarak yürüttükleri propaganda hareketinin de sonunu getirmiştir. Bundan belki 10-20 yıl önce "bu konuları ancak bilim adamlarının anlayacağı", "bilim adamları ne diyorsa onun doğru olduğu", "halkın bu konularda düşünmesinin ve araştırma yapmasının gereksiz olduğu" gibi telkinler kabul görüyordu.

Geçmişte evrimciler bu telkinlerle, halkı araştırmaktan ve düşünmekten uzak tutarak evrimin yalanlarını kolayca yayıyorlardı. Ama bugün artık insanlar gerek internet, gerekse çeşitli yayınlar sayesinde gerçek bilgiye rahatlıkla ulaşabilmektedir. Evrimin sahtekarlıkları ve yanılgıları halk için kolay okunabilir hale gelmiştir ve bu sayede evrimci telkinler geçerliliğini yitirmiştir.

Hiçbir bilgi, kanıt veya belgeye dayanmamasına rağmen,örneğin; Afrika’yı anlatan bir belgeselde, "işte atalarımızın yaşadıkları yerler buralarıdır" gibi bir yorum yapmak ya da doğadaki muhteşem tasarım örneklerini anlatıp sonra da "işte evrimin güzel bir ürünü" gibi son derece ilgisiz çıkarımlarda bulunmak evrimci propagandanın örneklerindendir. Bu tarz anlatımlarda, yeni bir buluş, teknolojik bir ilerleme dahi mantıksızca "evrimin ürünü" olarak sunulmakta, biyoloji, uzay bilimi, anatomi, jeoloji, sosyoloji ve daha pek çok alanda yapılan çeşitli programlarda bilimsel değer taşımayan ifadelerle hemen her konu evrime bağlanmaktadır. Ne var ki tüm bunlar, evrimcilerin karşı karşıya kaldıkları derin çıkmazı aşmaları için yardımcı olamaz. Bu telkinlerle, evrimciler kendilerini aldatmaya devam etseler dahi, halkı aldatamamakta, evrimin akıl ve bilim dışı bir teori olduğu gerçeğini değiştirememektedirler.

Halk, evrimcilerin ellerinde, teorilerini savunabilecekleri bir avuç sahte delilin ve yanılgının dışında hiçbir şey olmadığının farkındadır. Üstelik bu bir avuç sahte delilin de, bilimsel araştırma ve incelemeler sonucu elde edilen yüzlerce bulguyla geçersiz kılındığını bilmektedir.

EVRİM PROPAGANDASI YAPMAK ARTIK FAYDA SAĞLAMAMAKTADIR

Evrimciler, ısrarla evrim propagandası yaparken, halkın artık bu konuda tam anlamı ile bilinçlenmiş olduğunu göz ardı etmemelidirler. Bu bilinçlenme gerek dünya çapında gerekse ülkemizde hızla yayılmaktadır. Ülkemizde özellikle son yıllarda yapılan kültür çalışmaları ile evrimcilerin, insanların düşünmelerini engellemeye yönelik girişimleri etkisiz hale getirilmiştir. Evrimin bir aldatmacadan ibaret olduğunu ve Yaratılış gerçeğini tüm delilleri ile gözler önüne seren çeşitli eserler halkımızın büyük kısmına ulaşmıştır. Yaratılış gerçeğini anlatan kitaplar, dergiler, belgeseller, sesli anlatımlar Türkiye’nin pek çok iline ve ilçesine ulaşmıştır. Ortaokul ve lise öğrencilerinden üniversite mezunu meslek sahibi kişilere kadar pek çok insan gerek bu eserlerle gerekse düzenlenen konferanslar ile, evrimin bir kandırmacadan ibaret olduğunu delilleri ile görmüştür. Yaratılış gerçeğini ortaya koyan binlerce delilin ardından, halkın halen evrimin içi boş telkinlerine ve bilim dışı anlatımlarına kapılacağını sanmak kuşkusuz büyük bir yanılgıdır.

C:\Users\kişi\Desktop\evrim_agaci.jpg

Evrim propagandası yapmak için uğraşanların, öncelikle cevaplandırmaları gereken yüzlerce soru vardır. Halk sahip olduğu gerçek bilgilerle bilim dışı bu teoriyi sorgulamaya başlamıştır ve sormaktadır:

- Her türlü teknolojiye sahip gelişmiş laboratuvarlarda bugüne kadar tek bir hücre dahi üretilememişken, ilkel dünya ortamında bu hücre kendi kendine tesadüfen nasıl var oldu?

- Bir hücrenin inşası için gerekli olan binlerce farklı protein, tek bir tanesinin tesadüfen oluşması bile matematiksel olarak imkansızken, nasıl meydana geldi?

- Eğer geçmişte, ilkel şartlarda bir hücre tesadüfen oluştuysa, neden bugün sahip olduğumuz yüksek teknoloji ile laboratuarlarında bir hücre meydana getirilemiyor?

- Hücre içindeki kompleks sistemler nasıl meydana gelmiştir?

- Bazı canlı türlerinin fosillerinden milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramadıkları anlaşılmaktadır. Bu canlı türleri günümüze kadar hiç evrim geçirmeden nasıl gelebilmişlerdir?

- Türlerin birbirine dönüşümünü gösteren ara fosiller nerededir? Neden farklı canlı kategorileri fosil kayıtlarında hiç bir ataları olmadan aniden ortaya çıkmaktadır?

- Hayvanlardaki olağanüstü tasarım örnekleri doğal seleksiyon ile nasıl açıklanır?

- Canlılardaki fedakarlık gibi bilinçli davranışların kaynağı nedir?

- Cansız ve şuursuz atomlar nasıl olup da biraraya gelerek, canlı, şuurlu ve bilinçli organizmaları meydana getirmişlerdir?

- Hiçbir bilinç sahibi olmayan atomlardan, düşünen, hisseden, zevk alan, üreten, icatlar yapan insan nasıl oluşmuştur?

Bunlar ve benzeri sorular 150 yıldır, yapılan bunca araştırma ve deneye rağmen, halen cevaplandırılmayı beklemektedir. Eğer evrimciler düşüncelerinde samimi iseler, hiçbir aldatmacaya başvurmadan bu ve benzeri soruları tek tek cevaplamalıdırlar. Eğer gerekli görüyorlarsa en güvendikleri evrimci bilim adamlarının televizyona çıkıp bu soruları yanıtlamalarını sağlamalıdırlar. Bu evrimci bilim adamları, evrimin geçersizliğini anlatan kitaplara bakıp, orada yer alan açıklamaların cevaplarını vermelidirler. Ama evrimci iddialar ile bu soruları cevaplamaları, açıklamaları çürütmeleri hiçbir zaman mümkün olmayacaktır ve olmamaktadır.

İşte bu yüzden sürekli olarak evrimi gerçekleştiren "mucizevi bir güç"ten söz etmekte ama ana mekanizmaları, bu sürecin nasıl gerçekleştiğini hiçbir şekilde anlatamamaktadırlar. Bunun yerine "Karada yaşayan bir canlı sinek peşinde koşarken birdenbire mucize eseri kanat sahibi olup uçmaya başladı" gibi mantık dışı cevaplarla artık halkı yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Oysa böylesine mantıksız bir iddiayı sanki bilimsel bir açıklamaymış gibi savunan kişi, karadaki canlının bu fikri nereden aldığını, bunu uygulamaya geçirdiğinde hiçbir aksaklık ve sorunla karşılaşmayacağı şekilde kusursuz bir tasarımı nasıl gerçekleştirdiğini, hiçbir detayı nasıl olup da atlamadığını da açıklamak zorundadır. Bu sorulara mantıklı ve bilimsel bir açıklama getiremeyip, "tesadüfen oldu" demenin geçerli bir cevap olarak kabul edileceğini sanmak elbette akılcı bir tutum değildir.

Evrimciler sürekli aynı geçersiz iddiaları tekrarlayarak, "beyin yıkama" metodları kullanarak, hayal ürünü bir senaryoyu gerçeğe dönüştüreceklerini sanmaktadırlar. Ancak bir masalı sürekli anlatmak, o masalı gerçeğe çevirmez. Bir masalı bir kere anlatmakla, bin kere anlatmak arasında bir fark yoktur. Masal yine masaldır. Ya da bir insana hergün aynı yalanı söyleseniz de, yalan söylediğiniz gerçeği değişmez. Örneğin hergün "sabahları güneş doğmaz" deseniz, üstelik hiç bıkıp usanmadan bunu aylarca, yıllarca, on yıllarca devam ettirseniz de, güneş ertesi sabah yine doğar ve bu gerçek açıkça bilinir.

EVRİM TEORİSİ: MATERYALİST BİR ZORUNLULUK

Tüm bu site boyunca ele aldığımız bilgiler, bizlere evrim teorisinin hiçbir bilimsel dayanağı olmadığını, aksine evrimin iddialarının bilimsel bulgularla açıkça çatıştığını göstermektedir. Yani evrimi ayakta tutan güç, bilim değildir. Evrim teorisinin bazı "bilim adamları" tarafından savunuluyor olmasının temelinde başka bir etken vardır.
O başka etken, materyalist felsefedir.

Materyalist felsefe, tarihin en eski düşüncelerinden biridir ve temel özelliği maddeyi mutlak varlık saymasıdır. Bu düşünceye göre madde sonsuzdan beri vardır ve var olan herşey de maddeden ibarettir. Bu tanım elbette bir Yaratıcı'ya inanmayı da imkansız kılar. Bu mantık gereği, materyalizm tarihin en eski çağlarından beri her türlü Allah inancına ve İlahi dine karşı olmuştur.

Peki ama materyalizm doğru mudur? Bir felsefenin doğruluğunu ya da yanlışlığını test etmenin bir yöntemi, o felsefenin bilimi ilgilendiren iddialarını bilimsel yöntemle araştırmaktır. Örneğin 10. yüzyılda bir felsefeci ortaya çıkıp, Ay'ın yüzeyinde kutsal bir ağaç olduğunu, tüm canlıların aslında o dev ağacın dallarında meyve gibi yetiştiklerini ve oradan dünyaya düştüklerini öne sürebilirdi. Bazı insanlar da bu felsefeyi cazip bulabilir ve bunu benimseyebilirlerdi. Ancak 20. yüzyılda Ay'a gidildiğinde artık bu tür bir felsefe öne sürmenin imkanı kalmadı, çünkü orada öyle bir ağaç olup olmadığı bilimsel yöntemle, yani gözlem ve deneyle anlaşılabilir hale geldi.

Materyalizmin iddiasını da bilimsel yöntemle sorgulayabiliriz. Maddenin sonsuzdan beri var olup olmadığını, maddenin madde-üstü bir Yaratıcı olmadan kendisini düzenleyip düzenleyemeyeceğini ve canlılığı ortaya çıkarıp çıkaramayacağını araştırabiliriz. Bunu yaptığımızda görürüz ki materyalizm aslında çökmüştür. Çünkü maddenin sonsuzdan beri var olduğu düşüncesi, evrenin yoktan var edildiğini ispatlayan Big Bang teorisi ile yıkılmıştır. Maddenin kendisini düzenlediği ve canlılığı ortaya çıkardığı iddiası ise; adına "evrim teorisi" dediğimiz iddiadır ve baştan beri incelediğimiz gibi o da çökmüştür.

Ancak eğer bir insan materyalizme inanmaya kararlıysa, materyalist felsefeye olan bağlılığını herşeyin önünde tutuyorsa, o zaman böyle davranmaz. Eğer "önce materyalist, sonra bilim adamı" ise, evrimin bilim tarafından yalanlandığını gördüğünde materyalizmi terk etmez. Aksine, evrimi ne olursa olsun bir şekilde desteklemeye çalışarak materyalizmi kurtarmaya, ayakta tutmaya çalışır. İşte bugün evrim teorisini savunan bilim adamlarının durumu budur.

İlginçtir, bunu bazen kendileri de itiraf etmektedirler. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve açık sözlü bir evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı" olduğunu şöyle itiraf etmektedir:

Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz.1

Lewontin'in kullandığı "a priori" terimi oldukça önemlidir. Bu felsefi terim, hiçbir deneysel bilgiye dayanmayan bir ön varsayımı ifade eder. Bir düşüncenin doğruluğuna dair bir bilgi yok iken, onu doğru varsayar ve öyle kabul ederseniz, bu "a priori" bir düşüncedir. Evrimci Lewontin'in açık sözle ifade ettiği gibi, materyalizm de evrimciler için "a priori" bir kabuldür ve bilimi bu kabule uydurmaya çalışmaktadırlar. Materyalizm bir Yaratıcı'nın varlığını kesin olarak reddetmeyi zorunlu kıldığı için de, ellerindeki tek alternatif olan evrim teorisine sarılmaktadırlar. Evrim bilimsel veriler tarafından ne kadar yalanlanırsa yalanlansın fark etmez; söz konusu bilim adamları onu bir kere "a priori doğru" olarak kabul etmişlerdir.

Bu önyargılı tutum, evrimcileri "bilinçsiz maddenin kendi kendini düzenlediğine inanmak"gibi bilime ve akla aykırı bir inanışa götürür. New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro, evrimcilerin bu inanışını ve temelindeki materyalist dogmayı şöyle açıklar:

Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır.2
Tanınmış biyolog Hubert Yockey, aynı gerçeği şöyle açıklar:

Diyalektik materyalizmin mutlak ve kapsamlı doktrinlerine olan inanç, yaşamın kökeni senaryolarında çok önemli bir rol oynamaktadır... Yaşamın bir şekilde oluşmuş olması gerektiği... bu konuda hiçbir kanıt olmamasına, hatta bunun kanıtlara aykırı olmasına rağmen savunulmaktadır.3

İşte dünya çapındaki evrimci propagandanın temelinde bu materyalist dogma yatar. Batı'nın önde gelen medya organlarında, ünlü ve "saygın" bilim dergilerinde sürekli karşılaştığınız evrim propagandası, bu tür ideolojik ve felsefi zorunlulukların bir sonucudur. Evrim, ideolojik açıdan vazgeçilemez bulunduğu için, bilimin standartlarını belirleyen materyalist çevreler tarafından tartışılmaz bir tabu haline getirilmiştir.

Diğer bilim adamları ise, kendi kariyerlerinin devamı için, bu zoraki teoriyi savunmak, ya da en azından aykırı bir ses çıkarmamak durumundadırlar. Batılı ülkelerdeki akademisyenler, "doçent", "profesör" gibi ünvanlara ulaşmak ve bunları korumak için her yıl belirli bilim dergilerinde makale yayınlatmak zorundadırlar. Biyoloji ile ilgilenen söz konusu dergilerin tümü de materyalist evrimcilerin kontrolündedir. Bu kişiler evrim aleyhtarı bir yazının yayınlanmasına izin vermezler. Dolayısıyla her biyolog, bu egemen inanca bağlı kalarak çalışma yapmak zorundadır. Çünkü onlar da evrimi ideolojik bir gereklilik olarak gören, kurulu materyalist düzenin bir parçasıdırlar. Bu yüzden, site boyunca incelediğimiz tüm "imkansız tesadüf"leri gözü kapalı bir biçimde savunurlar.

MATERYALİST İTİRAFLAR

Ünlü bir evrimci olan Alman biyolog Hoïmar Von Dithfurt'un yazdığı bazı satırlar, bu gözü kapalı materyalist anlayışın iyi bir ifadesidir. Dithfurt canlılığın son derece karmaşık yapısına bir örnek verdikten sonra, bunun rastlantılarla ortaya çıkıp çıkamayacağı sorusu karşısında şunları söyler:

Salt rastlantı sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur... Modern doğa biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet" yanıtını verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı kendisine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalenin yardımına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak türetmeyi amaçlamıştır?4

Dithfurt'un da belirttiği gibi, materyalist bilim anlayışı, hayatı "doğaüstü müdahalenin" yani yaratılışın varlığını reddederek açıklamayı kendisine en temel prensip olarak belirlemiştir. Bu prensip bir kez benimsendikten sonra, en imkansız olasılıklar bile kolaylıkla kabul edilebilir.Bu dogmatik zihniyetin örneklerini hemen hemen her evrimci çalışmada bulmak mümkündür. Evrimin Türkiye'deki önde gelen savunucularından Prof. Ali Demirsoy birçok örnekten biridir. Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, Demirsoy'a göre, yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşması ihtimali "bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır."5

Kuşkusuz böyle bir ihtimali kabul etmek, akıl ve sağduyunun en temel prensiplerini çiğnemek anlamına gelir. İnsan, bir kağıt parçası üzerine yazılı tek bir harf gördüğünde bile, o harfin bilinçli birisi tarafından yazıldığına emindir. İnsanlık tarihini anlatan bir kitap gördüğünde, bunun bir yazar tarafından kaleme alındığından daha da emindir. Akli dengesi yerinde olan hiç kimse, bu dev kitabın içindeki harflerin "tesadüfen" yanyana geldiğini iddia etmeyecektir.

Ancak son derece ilginçtir, "evrimci bilim adamı" Prof. Dr. Ali Demirsoy, tam da bunu kabul etmektedir:

Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir, denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekir.6

Kısacası Demirsoy, "doğaüstü güçleri kabul etmemek", yani Allah'ın yaratışını reddetmek için, imkansızı tercih etmektedir. Bu yaklaşımın bilimle hiçbir ilgisinin olmadığı ise açıktır. Nitekim Demirsoy, bir başka konudan, hücredeki mitokondrilerin kökeninden söz ederken, tesadüf açıklamasını "bilimsel düşünceye oldukça ters gelmesine rağmen" kabul ettiğini açıkça belirtir:

... Sorunun en can alıcı noktası, mitokondrilerin bu özelliği nasıl kazandığıdır. Çünkü tek bir bireyin dahi rastlantı sonucu bu özelliği kazanması aklın alamayacağı kadar aşırı olasılıkların biraraya toplanmasını gerektirir... Solunumu sağlayan ve her kademede değişik şekilde katalizör olarak ödev gören enzimler, mekanizmanın özünü oluşturmaktadır. Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını içermesi anlamsızdır. Çünkü enzimlerin bazılarının eksik olması herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel düşünceye oldukça ters gelmekle beraber daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin bir defada hücre içerisinde ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız.7

Tüm bu satırlardan anlıyoruz ki evrim, gerçekte bilimsel araştırmaların sonucunda ortaya çıkan bir teori değildir. Aksine, bu teori materyalist felsefenin gereklerine göre üretilmiş ve sonra da bilimsel gerçeklere rağmen kabul ettirilmeye çalışılan bir tabuya dönüşmüştür. Yine evrimcilerin yazdıklarından anladığımız üzere, tüm bu çabanın bir de "amacı" vardır ve bu amaç, canlıların bir Yaratıcı tarafından var edildiğini inkar etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Evrimciler bu amacı "bilimsel amaç" olarak ifade ederler. Oysa sözünü ettikleri şey bilim değil, materyalist felsefedir. Materyalizm, madde-ötesinin (ya da "doğaüstü"nün) var olduğunu kesinlikle reddeder. Bilim ise, böyle bir dogmayı kabul etmek zorunda değildir. Bilim, doğayı incelemek ve sonuçlar çıkarmakla yükümlüdür. Bu sonuçlar doğanın yaratıldığı gerçeğini ortaya çıkarıyorsa, bilim bunu kabul eder. Gerçek bir bilim adamının yapması gereken de budur; 19. yüzyılın köhne materyalist dogmalarına bağlanarak imkansız senaryoları savunmak değil.